20 Mart 2009 Cuma

YİĞİDİN HARMAN OLDUĞU YER

“Her şehrin başka bir cihan Türkiyem”


Kitaplığı karıştırırken elime, Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arsında çıkan “Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler I” geçti. Bu kitabı okuduktan sonra, en son sayfasına; “Erzurum’a defalarca gittiğimden olsa gerek, kitapta en fazla Erzurum ve civarına ilişkin tespitler dikkatimi çekti. Bir boş zamanımda, A. Hamdi Tanpınar’ın 5 Şehir’de anlattığı Erzurum ile Evliya Çelebi’nin Erzurum’unu ve kendi gözlemlerimi karşılaştırarak, kağıda dökmek isterim. 14.4.1994” diye not düşmüştüm.


Tanpınar 5 Şehir’de Erzurum’u anlatmaya “Erzurum’a üç defa, üçünde de ayrı ayrı yollardan gittim.” Cümlesiyle başlar. Ben Erzurum’a kaç defa gittim? Yalnızca Ankara’dan uçakla ilk gidişlerimi sayarsanız 5 kez… Ama Ankara’ya dönüp tekrar gelişlerimi, Erzurum’un, Kars’ın, Ağrı’nın ilçelerine gidiş dönüşlerimi sayıp, hesaplamam mümkün değil; belki 20 belki 30…Özellikle Müfettiş Yardımcılığı yıllarımda, Kağızman’da, Ardahan’da, Hamur, Tutak ve Patnos’da teftişte olan bizler için Erzurum’da geçen hafta sonları, medeniyetle buluşmaydı. Güzel kahvaltı, temiz ve leziz yemekti, sinemaydı, mağaza vitriniydi. Kısacası medeniyetti veya alışılmış bir ifade ile; Erzurum Doğu’nun Parisiydi… Hamur’dan Erzurum’a gelirken duyduğum heyecan sanırım Paris’e giden Jön Türk’ün hissettiği heyecandan pek de az değildi. 2-3 ay hiç eve dönemeden, Doğu Anadolu’nun ilçelerinde, en tabii ihtiyaçlarımı karşılayamadan, bazen uzunca bir süre banyo yapmadan geçen 10-15 günden sonra Erzurum’u Paris olarak görmekten daha doğal ne olabilirdi.

Erzurum’a son kez 1998 yılında gittim. Uçakla… Aslında uçak yolculuklarını pek sevmem. Hayır! Sevmemin korkmakla bir alakası yok. Uçak yolculuğu bana fazla mekanik ve az insani gelir. Bir otomobil yolculuğunda yapabildiğimiz gibi, otomobilinizi durdurarak güzel bir manzarayı seyredemez, güneşin batışının fotoğrafını çekemez veya asfaltın üzerindeki bir kaplumbağayı çiğnenmesin diye alıp kenara koyamazsınız. Hatta, otobüs yolculuğunda olduğu gibi horuldayan veya ayağı kokan yolculara, trafik kurallarını ihlal eden veya nefret ettiğiniz bir kaseti (mutlaka arabesk) size dinleten şoföre, kahve servisini yaparken üzerinize sıcak su boca eden muavine sinirlenme hakkınız da yoktur, uçak yolculuğunda. Keza molalarda, tuvalete giderek rahatlama lüksünden de mahrumsunuz uçakta. Uçak yolculuklarında alıştığınız, istasyonlardaki beklemeler sırasında vagonlara doluşan satıcı çocukların şamatalarını, trenin zamanla ninni gibi gelen sesini, grupla yapılan tren yolculuklarındaki neşeyi de bulamazsınız.

Ama uçak yolculuğunun da güzel yönleri vardır. En önemlisi uçma duygusu; o demir kuşun içinde uçarken, sanki kendi yeteneğinizle uçar gibi hissedersiniz. Küçücük gözüken binalar, araçlar, tepeden bakmanın, hakim olmanın mutluluğunu, hatta egoizmini yaşatır sizlere. Bulutların üzerinden geçerken bazen çocukluğunuzun, bulutları hatırlatan pamuk helvalarına götürür sizi hayalleriniz. Bazen de, o bulutlar üzerinde yatmayı, hatta sevişmeyi düşleyebilirsiniz.


Ama bu düş gezginliği uzun sürmez. Yerden kilometrelerce yüksekte bile, ülkemizin acı gerçekleri bırakmaz peşinizi. Yalnızca su boylarında, yerleşim yerleri kenarlarında yeşillikler olduğunu, geriye kalan alanların ne kadar kurak ve çorak olduğunu görerek kahrolursunuz. 597 yıl öne; şimdi bir tek ağacın bile gözükmediği ovalarda, ağaçların sıklığı nedeniyle Timur’un fillerini yürütmekte güçlük çektiğini, anlatımı ne kadar mübalağlı da olsa, Evliya çelebi’nin İstanbul’dan çıkan bir maymunun hiç yere basmadan Bağdat’a kadar daldan dala atlayarak gitmesi mümkündür deyişinin üzerinden ancak 200 yıl geçtiğini, hatırlarsınız. Ve çocukluğunuzun pamuk helvalarına götüren düşleriniz de, bulutlar üzerinde sevişme isteğiniz de birden yok olur.


Yere inen uçaktan, kalabalığa uyup bu duygular içinde ayrılıp dalgın dalgın yürürken, Türk Telekom’un Erzurum başmüdürü Rıfkı Güraksın’ın dost yüzündeki eksilmeyen gülüşünü fark edince, anladım ki Erzurum’dayım.

Erzurum’u tanıyan, defalarca gelen birisi olunca, Erzurum’un kan kaybettiğini hemen fark ediyorsunuz. Erzurum’u her görüşümde; insanlar biraz daha fakirleşmiş, yüzler daha solmuş, bakışlar daha umutsuzlaşmış gibi geliyor. Üstüne üstlük, bu kez Erzurum’u şehir olarak da bakımsız görüyorum.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde Erzurum’u anlattığı bölüme; “Erzen-i Rum yani Erzurum” başlığını koymuş. Bu bölümün ilk cümlesi Erzurum’un kaderini anlatır gibidir.; “Bazıları Erzülüm de derler.” Ne kadar doğru. Erzurum’un ihmal edilmişliği, unutulmuşluğu, o mert insanlara, o yiğit insanlara zulüm değil midir? Yiğide yani ere zulüm. Ere zulüm… Kısacası Erzurum.

Erzurum tüm çabalara karşı sanayileşemiyor. Tabiatın haşinliği, iklimin acımazsızlığı, ana ulaşım noktalarına uzaklık ve yıllardır sözü edilen DAP (Doğu Anadolu Kalkınma Projesi)’nin bir türlü hayata geçirilememesi Erzurum’un sanayileşmesi önündeki engeller. Burada gerçekleşebilecek çok önemli iki faktör var ki, bunlar gerçekleşirse Erzurum kabuğunu yırtabilir. Birincisi Ermenistan sınır kapısının ticarete açılması, ikincisi de Erzurumlu işadamlarının Erzurum’a yatırım yapması. Birincisi milli çıkarlara uygun hale gelmesi halinde, devletimizi yönetenlerin boynuna düşen görev. Diğeri de Erzurumlu işadamlarınızın doğduğu topraklara minnet borcu.

Sanayileşmeden ümidini kesen Erzurum’un, Erzurumlu’nun yeni kızılelması turizm. Kentte kış turizmine yönelik bir hamle gözle görülür sonuçlarını vermeye başlamış. Palandökenin eteğinde yıldızlı oteller faaliyete geçmiş. İnşaatı sürenler de var. Teleferikler teleseyijler. Erzurum’da yazın bulunmama rağmen otellerde gözle görülür bir hareketlilik gözlemliyorum. Palandöken kış turizmi için Uludağ’dan da, Elmadağ’dan da, Erciyes’ten de daha uygun olabilir. Çünkü Erzurum’un kışı uzun.

Erzurum yalnızca kış turizmin değil kültür turizmine de uygun bir kent. Anadolu’nun en eski kentlerinden birisi. Selçuklu’nun en kalıcı en görkemli eserlerinin bulunduğu kent, ayrıca Osmanlı’nın da önemli eserler bıraktığı az sayıda Anadolu şehirlerinden birisi.

Erzurum, Ani Harabeleri ve İshakpaşa Sarayı; bu üçgen, kış aylarına özgü bir kültür turizminin merkezi olabilir. Turizmciler buna önem verir ve tanıtımı istenilen ölçüde yapılabilirse.

Erzurum’un neredeyse simgesi olmuş Çifte Minareli Medrese, Erzurum’dan ayrı düşünülmesi mümkün olmayan Yakutiye Medresesi, Erzurum ve tarih denince akla gelen iki eser, ikisi de Selçuklu.

Osmanlının bıraktığı en önemli eser ise; Lala Paşa Camii. Nedense Lala Paşa Camii bana Konya’daki Selimiye Camiini hatırlatır. Hani o Mevlana Türbesinin yanındaki Yavuz Sultan Selim’in şehzadeliği döneminde yaptırdığı camiyi. Minareleri mi benziyor? Tam değil. Belki de konumları. İkisi de Dörtyol ağzında da onun için mi benzetiyorum? Bilmiyorum. Ama Lala Paşa Camiini her gördüğümde Konya Selimiye Camiini, Konya Selimiye Camiini görünce de Lala Paşa Camiini hatırlıyorum.

Her eski Anadolu kenti gibi, Erzurum’da da kümbetler şehre Türklüğün mührü gibi kazınmış. Kentte oturanların Türk olduğunu dosta düşmana hatırlatan taştan mühürler. Anadolu’da; güney doğudan Ahlat ve Adilcevaz’dan, kuzeydoğuda da Ani’den başlayan Selçuklu kümbetleri; Erzurum, Divriği, Sivas, Kayseri, Karaman, Aksaray, Niğde, Konya, Alanya, Selçuk derken çeşme ve İznik… Yurdumu bir baştan diğer başa süsleyen paha biçilmez bir kolye gibi gelir bana.

Erzurum kümbetleri de tüm Selçuklu kümbetleri gibi çadırı hatırlatır. Türk’ün göçebelikten kente geçişini simgeler gibidir. O tarihlerde başlayan, ama hala tam beceremediğimiz kentleşme sürecini… Yalnız o gün mü, bugün de bir yanımız göçebe değil mi? Almanya maceramız, Toroslar’da devam eden göçerlik geleneği, Beritanlar, hemen her yerde rastladığımız, kimi yerde yaylaya çıkmak, kimi yerde de bağa taşınmak olarak tezahür eden mevsimlik taşınmalar, hatta yazlık modası, göçerliğimizin devamı değil mi? Zaman zaman düşünürüm beni müfettişliğe çeken, biraz da şuuraltımdaki göçebeliğe özlem midir diye.

Kayseri’de, Konya’da çevre düzenlemeleriyle kümbetlerin etrafı açılarak, açık hava kültür müzeleri haline dönüştürülmüş. Ama Erzurum böyle bir şehircilik anlayışından yoksun. Tam tersine, kümbetler binalar arsına hapsedilmiş. Hapsedilmek sözcüğü, Cumhuriyet caddesi’nde Kitap Sarayı’nın karşısındaki kümbet için hafif kalıyor. Bu kümbet adeta boğulmuş.

Erzurum’da Karatay ve Erzurum (Arkeoloji) müzelerini gezebildim. Başka müze var mı bilmiyorum. Karatay müzesi bir etnoğrafya müzesi niteliğinde. Arkeoloji Müzesi’nde ise Roma ve öncesi dönemlerin eserleri yoğunlukta. Geçmiş yıllarda, çalışanlarının bir soygunuyla karşılaşmış bu müze. En görülmeye değer bulutlu; dev bir mamut iskeleti.

Erzurum ve kültür denince akla gelen ilk unsur tabii ki folklor. Bar dadaşı, dadaş Erzurum’u hatırlatır. Ve âşık geleneği… Âşık kahvehanelerinde âşıkların atışmaları… Daha önceki gelişlerimin birisinde, bir âşık kahvesinde çok güzel saatler geçirmiştim. Aynı kahvehaneyi bu kez bulamadım. Orhan Okay Hoca’nın “Değişen Erzurum” başlıklı yazısında kaybettiklerimizi belirttiği nalbantlar, saraçlar, marancılar, alafartlar gibi, Âşıklar geleneği de kaybolup âşık kahvehaneleri, televizyona, CD’ye mağlup oluyor. Özel korumaya alınmazsa hiç âşık kahvesi kalmayacak besbelli.

Ama geleneği koruyarak, daha doğrusu geleneği çağdaşlaştırarak yaşamak için çaba gösteren mekânlar da var Erzurum’da. Geleneksel yemeklerin çok nefis bir şekilde sunulduğu sofrasında klasik Türk müziği eşliğinde yemek sunulan “Erzurum Sofrası” bu mekânlardan birisi. Yer sofrası bağdaş kurup, bazen Atatürk Üniversite öğrencilerinin ud ve kanunlarından çıkan klasik müzik ezgileri arasında, bazen kasetçalardan çıkan ve insanı derinden sarmalayan ney sesiyle -muhtemelen Kutsi Ergüner’in yorumu- Erzurum yemeklerini yemek, zaten kilolu olan vücudumu daha da yuvarlaştırdı. Ama o nefis kadayıf dolmalarını yemeden de durulmaz ki… Kadayıf dolması yediniz mi hiç? Vücuda zararlı her türlü beyazın bolca kullanıldığı bir tatlı türü. Çok ince ve yumuşacık kadayıfların içine ceviz konularak sıkıca sarılıyor, aynı oval bir içli köfte haline getiriliyor. Daha sonra yumurtaya batırılıyor ve kızartılıyor. Bol şerbet içerisine atılan bu harikulade tatlı, şerbeti içine çektikten sonra servise ve midenizin emrine hazır hale gelmiştir. Bir müfettiş arkadaşın tanımı ile bir nevi “atom bombası”. Vücudunuzu bir haz bombardımanına tutuyor. Üç beyaz zehri ihtiva ettiği için ölümcül etkisi de var belki. Ama kadayıf dolması damağınızda erirken duyduğunuz haz, bence her şeye değer. Erzurum’a yolunuz düşerse Hacıbaba’nın dönerinden de mutlaka tadın. O doğal rayihayı, hiçbir yerde hiçbir dönerde bulamazsınız.

Erzurum’da en fazla takıldığım mekânlardan birisi de “Huma Kuşu Çayevi” oldu. Adı gibi şarkı bir mekân. Şarklı ve farklı. Erzurum kalesinin hemen dibinde, taş mağazaların bir üst sokağında. Karşılıklı sedirlerin halılarla döşendiği, kütüklerin üzerine konmuş sinilerin sehpa görevi yaptığı büyükçe bir mekân. Köşeye 15–20 kişinin bağdaş kurup oturabileceği yüksekçe bir kerevet oluşturulmuş. Hoş bir esnaf kahvesi… Çayı çok severim. Erzurum’da da çay çok içilir. Ama çok açık. Tam sevdiğim tavşankanı gibi çay yapan bir yer bulunca müdavimi oldum bu çayevinin. Erzurum’da çokça muhatap olduğum, Kimsin? Necisin? Nereden geldin? Nereye gidersin? Sorularını sormadan yalnızca hazırladığı çayı getiren, müşteriye hizmeti hûşu içinde yapan Mehmet Usta’nın özel tokmağı ile o taş gibi sert Erzurum kesme şekerini ustalıkla kırışımı ve bunu zevk alarak yapışını seyretmek bir değişiklikti benim için.

Taş mağazaları, oltu taşı tespihlerinin imal ve satışının yapıldığı hanlar… Ve kapılar; Gürcü Kapı, Kars Kapı, Tebriz Kapı, Erzincan Kapı… Erzurum’a yolu her düşenin tanıması gereken mekanlar.

Ve kadınlar;

Erzurum kelimesi, bende Kadın kelimesini çağrıştırır… Hayır! Erkek beyninizin kıvrımları arasından, hemen ortaya çıkan “cinsellik” çağrıştıran kadın imajını silin kafanızdan… Erzurum’un çağrıştırdığı kadın; dişi ama yiğit… Erzurum’un erkekleri alınmasın ama bu böyle. Erzurum’un kadını yiğittir. Çünkü o Nene Hatun’dur, o Kara Fatma’dır. Tarihine birden fazla kadının yiğitliği ile damgasını vurduğu kaç şehir vardır? Erzurum o şehirlerden birisidir. Nene Hatun ve Kara Fatma… Türk tarihine damgasını vurmuş iki yiğit kadın. Onları bu vesile ile rahmet ve minnetle anıyorum.

Erzurum için yazılacak çok şey var ama ben bir temenni ile bitirmek istiyorum. Daha doğrusu edebiyatımızın iki devinin bir nevi vasiyetleri olan isteklerini Erzurum’un yetkililerine iletmek.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde, Erzurumlu Abbas denilen bir yiğidin Oyvar’ın fethinde çok büyük yararlılıklar gösterdiğini, bunun karşılığı kendisine Erzurum Gümrüğü’nden emekli maaşı bağlandığını belirtir. Ahmet Hamdi Tanpınar’da bu olayı Beş Şehir’de özetledikten sonra; “Erzurumlu Abbas, Oyvar fethinde muzaffer dönen veya ölenlerin içinde adını bildiğimiz tek insandır… O’nun macerasından Cevat Dursunoğlu’na bahseden Yahya Kemal, Erzurum sokaklarından birine Oyvareri Abbas adının verilmesini tavsiye etmiş. Güzel fikir. Temenni ederiz ki Erzurumlular Gürcü Kapısı’ndaki sokaklardan birine de Evliya Çelebi adını veririler.” Diye devam eder. Dilerim ki, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu dilekleri yerine getirilir de Edebiyatımızın bu iki devinin ruhları şad olur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder